Çocuğun okuldaki başarısı, daha okula gitmeden/başlamadan önceki yıllarda oluşmuş duygusal özelliklerine dayanır. Anne-babalar çocuklarının hayatta başarılı olmalarına yardım edebilmek için, anne-baba olarak kendi davranışlarının çocukta güven, merak, ilgi oluşturmasının çocukta öğrenme zevkinin oluşmasındaki etkisinin farkında olmaları gerekir. Çocuğun sosyalleşirken kendinden emin olması ve ilgi gösterirken kendisinden nasıl bir davranış beklendiğini bilmesi önemlidir. Yanlış davranma dürtüsüne nasıl hâkim olacağını bilmesinin yanında, diğer çocuklarla hem iyi geçinmesini hem de ihtiyaçlarını ifade edebilmesini gerektirir.
Hayatın ilk 4 yılının temel duygusal dersini özetleyen bir raporda belirtildiği gibi, bu dönemde yaşananların etkisi ve sonuçları çok büyütür. Dikkatini toplayamayan, insanlara güvenmek yerine onlara kuşkuyla bakan, iyimser olmak yerine kötümser olan ya da öfkeli olmak yerine yıkıcı kaygılar içinde boğulan, korktuğu hayallere/sanallara saplanıp kalan ve kuruntulara/takıntılara kapılıp kendini mutsuz hisseden bir çocuk, içinde yaşadığı dünyanın sunduğu imkanlara sahip olmak ve onları doğru kullanmak açısından fırsatları çok az kullanabilmektedir.
Emek maliyetini “aşağı çekerek” aileye baskı yapıp ona ekonomik zorluklar yaşatan “rekabet” ortamının şartları, günümüzde tüm toplumlarda ve özellikle ekonomik/mali açıdan sıkışık ailelerde hem annenin hem de babanın uzun saatler çalışmak zorunda kalmasından dolayı çocuklar kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalıyor. Çocukların şimdiye kadar hiç görülmedik oranda anne-baba ilgisinden “yoksulluk/yoksunluk” içinde büyüdüğü, “tek ebeveynli ailelerin” giderek olağanlaştığı, bebek ve çocuğun çok yeterli ve uygun olmayan “yuvalara/bakım evlerine” ya da komşuya, akrabaya bırakılmak zorunda kalındığı dönemde yaşanıyor ve bütün bunlar iyi niyetli ve bilinçli anne-babalar açısından bile anne-babayla çocuk arasında duygusal yeterliliği oluşturacak etkileşimin azalması anlamına geliyor.
Aileler artık çocuklarının hayata sağlam bir şekilde hazırlanmasında yeterince etkili olamıyor ve böyle bir durumda ne yapılması gerektiği de pek bilinmiyor. Duygusal ya da sosyal yetersizliklerin, zayıflıkların daha ciddi sorunlara zemin hazırladığı bu durumda, ailelere ve çocuklara yönelik doğru hedefe yöneltilmiş düzeltici ya da önleyici yöntem ve araçların daha fazla olmasının yanında, doğru yolda düzgün gitmeyi destekleyecek, “yoldan çıkmayı” engelleyecek çözümler/çareler geliştirilmelidir.
Kargaşanın hakim olduğu birçok sorunu olan ailede ya da yoksulluk ve yoksunluğun acımasız şartlarının, sıkıntılarının görüldüğü bir mahallede ya da birçok sıkıntının, zorbalığın akranlar arasında bile çokça şahit olunduğu sokaklarda yaşamak ve buna benzeyen okullarda eğitim almak durumunda kalıyor öğrenciler. Bu ortamlarda yaşayan/büyüyen öğrencilerin duygusal bakımdan “örselenmelerinden” kaynaklanan duygusal ve sosyal zaaflara/zayıflıklara/eksikliklere çok sık rastlanırken, bunların sonucunda oluşan davranışsal bozulmalardan kaynaklanan sorunlar, onların ergenlik dönemlerinde daha da artıyor. Bunlarla birlikte yoksulluk ve yoksunluk içinde olan ailelerde, aile yaşamının sıcaklığını yeterince hissedemeyen öğrenciler depresyon, bağırma, vurma, öfke krizleri, şiddet, zorbalık, taciz, fiziksel tehditler vb. “sert cezalandırma yöntemleri” ile de daha çok karşılaşıyor bağlı olarak.
Okullarda akademik ders programları dışında kalan ders aralarında (teneffüste), kantin ve yemekhanede geçen sürelerde, hatta okula gidiş ve okuldan dönüş sırasında geçen zamanın değerlendirilmesi de en az akademik dersler kadar önemlidir. Özellikle son yıllarda okullardaki şiddet, zorbalık, her türlü bağımlılık sorunlarının artması, bu sorunların önüne geçmek için okullarda alternatif olabilecek farklı “eğitim programlarının” da gündeme gelmesini zorunlu kılmaktadır. Son yıllarda okul çağı çocuklarının ve yetişkin öğrencilerin okul içinde ve dışında karşılaştıkları ve karşılaşmaları olası sorunların ve kargaşanın ülke genelinde uygulanan istatistikleri yayınladığında, sorunların katlanarak arttığının görülmesi anne-babaların yanında ülke yöneticilerini ve halkı da kaygılandırmaktadır. Geleceğe dair umut kırıcı bu durumun önüne geçilmediği takdirde, bugünün çocuklarının gelecekte de verimli ve istikrarlı bir yaşantı/hayat sürdürmelerinin ihtimali hızla azalmaktadır.
Diğerleriyle, başkalarıyla, arkadaşlarıyla hatta kardeşleriyle ve anne-babalarıyla iyi geçinmeyi, anlaşmazlıkları barışçıl yöntemlerle “çözüm üreterek” halletmeyi çocukluk dönemlerinde, okul çağında, okullarda öğrenme imkanı bulamayanların içinde bulunduğu “duygusal cehaletin” bedeli tüm ülke, toplum ve insanlık için telafi edilemeyerek riskler oluşturmaktadır. Bu “duygusal cehalete”, bu “sorunlar yaratan eksikliğe” standart okul programlarında yer verilmemesi ise daha büyük bir tehlikeye işaret etmektedir. Bu sorunları oluşturan eksiklere neden olan duygusal cehalet, çok önem verilen akademik ders başarısını arttırmaya endeksli ders başarılarını da olumsuz etkiliyor. Bu eksikliğin işaretleri, ülke genelindeki okullarda gittikçe artan, artık “olağan” görülen şiddet ve zorbalık olaylarında da gözlenmektedir.
Gençler arasındaki en yaygın sorunların nedenleri psikolojik, “ruhsal”, duygusal hastalıklar olarak görülse de aslında bunların da temelinde yatan “maneviyat” yoksunluğudur. Ergenlerin çoğunda ağır ya da hafif depresyon belirtileri, yeme bozuklukları, her türlü bağımlılık ilk göze çarpan sorunlardır. Evliliklerde erken boşanmanın yanında nikahsız/evliliksiz birliktelikler, beraberinde anne-babanın birinin eksik olduğu “babasız/anasız çocukların” sayısını arttırmakta ve bunların kaynaklık ettiği birçok sorun da eğitimin niteliğine bir şekilde yansımaktadır. Toplumdaki “çürüme”, adeta “sistematik bir kötüleşme” olarak çok yoğun bir şekilde kendini göstermektedir.
Bu sorunların/zayıflıkların herhangi biri tek başına kimseyi pek endişelendirmese de geniş kapsamlı bu değişim, çocukluk hayatının içine sızan sorunlar yumağının bir göstergesi olarak, duygusal yeterlilik açısından çok önemli eksikliklerin bulunduğuna işaret ediyor. Bu duygusal zaaf/zayıflık, modern yaşamın tüm çocuklara ödettiği evrensel bir bedel gibi görünüyor.
İster zengin olsun ister fakir hiçbir çocuk bu durumu hak etmiyor ve bu tehlikelere karşı çocuğun bağışıklığı da yok. Yoksul ailelerin yoksunluk içindeki çocukları en kötü “duygusal beceri siciline” sahip gibi görünse de on yıllık zaman dilimleri boyunca gerçekleşen kötüleşme sicillerin oranları orta sınıf ya da zengin ailelerin çocuklarınkinden daha kötü değil. Bu sorunlar her türlü etnik, ırk, din ve gelir grubunda ortaya çıkmakta ve hepsi de “duygusal beceri” sicilinde aynı “düzenli düşüşü” göstermektedir.
Faydalı destek sistemlerinin olmadığı durumlarda dış kaynaklı stresler güçlü aileleri bile parçalayacak kadar büyümüştür. Eğitimi ve geliri iyi olan aileler de dahil ailelerin tamamında günlük hayatın telaşı, istikrarsızlığı, tutarsızlığı toplumun tüm katmanlarına yayılmış durumdadır. Bu durumda tehlikede olan aslında sonraki “kuşakların” tamamı. Milyonlarca çocuk ve ailesi “duygusal yeterlilikten” ve “ahlakı oluşturan maneviyattan” uzaklaşmış, güçlü irade ve sağlam bir kişilikten yoksunlukta hiç olmadığı kadar tehlikeli bir duruma düşmüştür.
Bütün bu “rasyonelliğe/gerçekliğe/hakikate” rağmen güçlü iradenin ve duygusal yeterliliğin aile saadetine etkisinin ekonomik şartların etkisinin üstünde ve ötesinde bir “rolü” her zaman olmuştur. Bir çocuğun/gencin/öğrencinin bu zorluklar karşısında ne derece “çökeceğini” ya da bu zorluklara karşı özünde olanlarla ne kadar “direnç göstereceğini” belirleyecek olan da yine iradesinin güçlülüğü ve duygusal yeterliliği olacaktır. Yıpratıcı zorluklara dayanabilenler de her zaman “temel duygusal becerilere” sahip olanlar ile iradesi güçlü olanlar olacaktır. Bu “dayanıklılar”; yumuşak başlı, iyimser, sabırlı, dirençli, özgüvenli, girişken vb. erdemlere sahip olanlardır ve bunların yoksulluk ve yoksunluğun getireceği “başarısızlığın” etkisinden kolayca kurtulabilme yeteneği daha çok gelişmiştir.
Çocukların birçoğu bu nitelikleri/özellikleri daha kazanmadan o zorluklarla/sorunlarla karşılaşma durumunda olsalar da bu “becerilerin” çoğunun “doğuştan/yaratılıştan” fıtri olarak geldiği ve bunların “genetik mirasta” da yer alabildiği biliniyor. Yine biliniyor ki, insan mizacının özelliklerinin bile “iyileştirilebilir” bir müdahale yolu var ve bu sorunları üreten yoksunluğun, yoksulluğun ve diğer sosyal şartların etkisini hafifletmeye yönelik siyasal ve ekonomik önlemler alınabilir yönetimlerce. Yaratıcının verdiği, vermeye devam ettiği destekler ve lütfedeceği yardımlar var. İstemek, istemeyi bilmek, dua etmek, okumak, çalışmak gerekiyor.
Bunların dışında kendilerini zayıf düşüren zorluklar ile başa çıkmaları için öğrencilere destek olacak başka birçok imkan da sunulabilir. Duygusal bozuklukların oluşturacağı muhtemel psikiyatrik sorunların önüne geçilmesi ya da bunların tedavi edilmesine hayatlarının erken dönemlerinde başlanması, daha önce başlamışsa destek verilmesi gerekiyor ki, etkisine girebilecekleri, girdikleri sorunlardan kurtulma çareleri erkenden bulunabilsin. Sorunlarını “uyuşturucu” ve “şiddete” başvurarak örtmeye çabalayanlara, unutmaya ve unutturmaya çalışanlara “palyatif tedbirler” içeren Eğitici Programların da pek bir yararı görülmemektedir. En etkili ve köklü çare “koruyucu hekimlik” önlemlerinin önünü açmaktan geliyor gibi.
Başta cinsel taciz olmak üzere birçok sorunla karşılaşmanın ve bunlara karşı koymanın sadece “bilgilendirmek, bilgi vermek” ile önüne geçilemeyeceği de bellidir. Bir yandan sorunlarla bağlantılı kapsamlı, duygusal ve sosyal yeterlilikleri de içeren eğitimler verilirken, bir yandan da erdemler ve ahlaki duygularla beraber, insana yaratılışında verilen, bahşedilen fıtri özelliklerden sapmaya neden olacak “tuzaklara” karşı önlem alınması gerekiyor. Kötülüğün/şerrin “cisimleşmiş sembolü” Şeytanın şaşırtmasının önüne geçebilecek, maddi ve manevi yardımları ve yardımcıları harekete geçirebilecek güçlü bir iradeye sahip olmalarını sağlayacak yollar bulunmalıdır. Bu yolların en etkilisinin de Yaratıcının yardımını istemek/dilemek ve O’nun da dilemesi için “çağrıyı/daveti/duayı” yapmak ve her durumda kötülüklerin ve şerrin tuzaklarından O’na sığınmayı ihmal etmemek olduğu kanaatindeyim.
Böylesine kompleks/karmaşık bir yapısı olan insanın eğitimini tasarlamak da insanı oluşturan tüm unsurları dikkate almadan mümkün olmaz. Bir süreç olarak eğitimi tasarlarken zamana ve zemine bağlı olarak insanın kompleks/karmaşık yapısının istek ve ihtiyaçları değişebildiğinden, insanın her an bir halden/durumdan diğer bir hale/duruma geçebileceğini göz önünde bulundurmadan durağan bir sistem olarak insanın eğitimini tasarlamak yeterli olmayacaktır.
İnsanın zihninin yapıtaşlarını ve işlevlerini, tabiatını/doğasını, doğal eğilimlerini, “kalbini (eğilimlerini)”, fıtratını, yaratılış özelliklerini, doğarken sahip olduğu varoluşsal öncül bilgileri, mizaç özelliklerini, nörolojik ve genetik yapısını, aklını, gönlünü, vicdanını, benliğini/nefsini ve nefsinin yetilerini (aklını, arzularını, öfkelerini) ve bunların ne olduğunu ne işe yaradığını vb. birçok donanımını bilip tanımadan onun için bir eğitim tasarlamak, eğitilmesi için projeler geliştirmek, metotlar üretmek pek doğru olmadığı için eksik kalıyor.
İnsanın eğitimini doğru ve kapsamlı bir şekilde tasarlamak için önce “İnsan nedir? İnsanı hangi boyutlarıyla tanımalıyız? İnsan niçin vardır, neden ve nasıl yaratılmıştır?” sorularına doğru cevaplar bulmayı sağlayacak sahih bilgilere ve “asrın idrakine” uygun bilime/ilme dayanılmalıdır. Bir yandan varoluşsal öncül bilgilerle, bilim insanlarının ürettiği bilgilerle insanı tanımaya çalışırken, bir yandan da insanı en iyi tanıyan, ona doğru yolu gösteren Yaratıcısının vahyettiği Kitabın ve ona her bakımdan örnek olan Peygamberlerin ve onların varisleri olan âlimlerin, bilgelerin ve ariflerin deneyimlerinden oluşan birikimden oluşan hikmetin aydınlığında bu sorulara doğru cevap bulunabilmesinin çok önemli olacağı kanaatindeyim.
Bilimin gelişmesi ile ürettiği yeni veriler hayatın güçlüklerini ne kadar kolaylaştırırsa kolaylaştırsın, insan dünyaya ve çevresine ne kadar egemen olursa olsun, yapısal sorunlar bilimin aracılığı ile ne kadar çözülürse çözülsün, bütün bu ilerlemeye rağmen insan daha da belirsizleşmekte, “insan nedir?” sorusunun cevabı daha da karmaşık bir hal almakta. Oysa bu süreçte kazanılan farklı bakış açıları ve yeni yöntemler ile insanın gerçekliğinin/hakikatinin bilgisi artsa da bilinmeyen bilgi sayısı da artmaya devam ediyor.
Günümüz insanının sorunu da “kendini yeterince tanıyamamaktan”, kim ya da ne olduğunu tam olarak bilememekten kaynaklanıyor gibi. İnsanın eğitimini tasarlamak için geliştirilen teoriler ile uygulamaya geçmek için sistemler oluşturulsa da bu sistemler soruların cevaplarını doğru olarak veremiyor. Sorunların çözümünü sağlıklı olarak ortaya konulamadığı gibi, soruların ve sorunların sayısını daha da artırıyor, iyice karmaşıklaştırıp içinden çıkılamaz bir duruma getiriyor. Eğitim sürecinde karşılaşılan sorunlara çözüm arayışları başlangıçta ilk heyecanla ortaya konulan görüşmelere, yapılan toplantılara, ümitli beklentilere örnek uygulamalara rağmen bunların da yeni ortaya çıkan sorunların çözümündeki yetersizlikleri görülerek sonu gelmeyen arayışların ardına tekrar düşülüyor.
Bu karmaşanın nedeni ne ekonomik sıkıntılardan ne de sistem sorunundan; “İnsan nedir?”, “Ben kimim ya da neyim?” vb. insanın niteliği ile ilgili soruların eksik cevaplanması, doğru cevaplanamaması ve sorunların tam manasıyla çözülememesinden kaynaklanıyor kanaatindeyim. Metot, teknik, sistem ya da finansal konulardaki gelişmelerin eksik, yanlış veya yetersizlik bir şekilde giderilse de ana sorun çözülmeyince diğer konulardaki sorunlar da bitmiyor.
Açık ve üzerinde ittifak edilmiş bir insan gerçekliğine/hakikatine ulaşamadığımızda eğitimi, ahlakı, değeri, erdemi, kültürü doğru bir biçimde ortaya koyamadığımız gibi çabalarımız, gayretimiz, emeğimiz, enerjimiz de boşa gidiyor. Amaçladığımız bir eğitim anlayışına ve uygulamalarına ulaşmamız da pek mümkün olmayınca hayal kırıklıklarımız artıyor, ümidimiz tükeniyor.
Oysa insan sahip olduğu zihni, aklı, idrakı, duyumları, duygulanmaları, yeti ve yetenekleriyle potansiyel olarak taşıdığı tüm özellikleri, nitelikleri, vasıfları ve iradesiyle sorunlarını çözüp doğru eğitim anlayışına ve uygulamalarına ulaşabilir. Çünkü insan, ilahi emaneti yüklenebilecek birçok lütufla desteklenmiş ve sorumluluk sahibi olmuştur.
Sonuç Olarak:
Fıtrata Uygun Ahlaki Duygular ve Değerler ile İrade Eğitimi (FUAD ile İRADE EĞİTİMİ) Programı, kişinin iradesini güçlendiren, kişiliğini ve karakterini güzelleştiren, toplumun uyumunu ve kültürel sürekliliğini destekleyen bir süreç olarak projelendirildi. Fıtrata uygun bir yaklaşım benimsendiğinde değerler ve erdemler yalnızca öğrenilen bilgiler değil, davranış ve tutuma dönüşen ahlaki duygulanmalar ile yaşanılan bir hayat haline gelecektir. Bu nedenle aile, okul ve toplumun bütün kesimleri bu projede (FUAD ile İRADE EĞİTİMİ Programı) ortak sorumluluk üstlenerek hem bilişsel ve duyuşsal köklü bilgilerle hem de çağın ürettiği bilgilerle donanmış, duygu cahili olmayan dengeli, aydınlık bir nesli gelecek için hazırlamalıdır kanaatindeyim.
04/04/2026
0 505 680 83 17
Ramazan AKSOY - EĞİTİM YÖNETİCİSİ
aksoyramazann61@gmail.com