EVLİLİKTEN KAÇIŞ, AZ ÇOCUK VE YABANCIYA DAMAT MESELESİ 28 Ocak 2026, 00:35
Türkiye, tarih boyunca güçlü aile yapısı, genç nüfus dinamizmi ve neslin sürekliliğini esas alan toplumsal değerleriyle ayakta kalmış bir medeniyetin mirasçısıdır.
Ancak son yıllarda evlilik oranlarındaki düşüş, doğurganlık hızındaki dramatik gerileme ve genç kuşakların aile kurma konusundaki isteksizliği, bu tarihsel sürekliliği tehdit eden ciddi bir kırılmaya işaret etmektedir. Bugün yaşanan mesele, yalnızca bireysel tercihlerdeki değişim olarak ele alınamayacak kadar derin; doğrudan ülkenin demografik, ekonomik, sosyal ve hatta stratejik geleceğini ilgilendiren çok boyutlu bir problemdir.
Türk-İslam medeniyetinde evlilik, bireyin kişisel mutluluğunu aşan bir anlam taşır. Evlilik, neslin devamı, toplumun ahlaki düzeni ve devletin sürekliliği için vazgeçilmez bir kurumdur. Bu bağlamda evliliğin zayıflaması, aile yapısını bozduğu gibi, toplumsal dokunun tamamında bir çözülmeye yol açmaktadır.
Resmî istatistikler, Türkiye’de evlilik oranlarının uzun süredir düşüş eğiliminde olduğunu göstermektedir. İlk evlenme yaşının yükselmesi, evlilik süresinin kısalması ve boşanma oranlarının artması, aile kurumunun giderek kırılganlaştığını ortaya koymaktadır. Bu eğilim, doğrudan doğurganlık oranlarına da yansımış; Türkiye, nüfusun kendini yenilemesi için gerekli olan doğurganlık seviyesinin altına düşmüştür.
Bu noktada mesele sadece “daha az çocuk doğması” değildir. Asıl sorun, doğurganlık düşüşünün süreklilik kazanmış olmasıdır. Bu süreklilik, nüfusun hızla yaşlanmasına, genç nüfus oranının azalmasına ve toplumun üretken kapasitesinin zayıflamasına yol açmaktadır. Bugün hissedilmeyen bu etki, önümüzdeki yıllarda çok daha sert biçimde ortaya çıkacaktır.
Gençlerin evlilikten uzaklaşmasının arkasında birden fazla etken bulunmaktadır. Ekonomik gerekçeler sıklıkla dile getirilse de, sosyolojik açıdan bakıldığında asıl belirleyici unsurun zihniyet dönüşümü olduğu görülmektedir. Modern yaşam tarzı, bireyi sorumluluktan uzak, konfor odaklı ve bireysel tatmini önceleyen bir noktaya taşımıştır. Evlilik ise bu anlayış içinde “yük”, “kısıtlama” veya “risk” olarak algılanmaya başlamıştır.
Bu algı, özellikle genç erkeklerde evliliğe karşı bir çekingenlik doğururken; genç kadınlarda ise evlilik ve anneliğin, bireysel kariyer hedefleriyle çeliştiği düşüncesini güçlendirmektedir. Kadınların çalışma hayatında yer alması başlı başına bir sorun değildir; sorun, evlilik ve anneliğin değersizleştirilmesi ve ikincil bir konuma itilmesidir. Ekonomik özgürlük ve ayaklarının üzerine durabilme kavramları suiistimal edilerek kadınların evden uzaklaştırılması, evlilik, çocuk ve aile sorumluluklarından uzaklaştırılması hafife alınacak bir sorun değildir. Belki Avrupa Birliği müktesebatı gereği, belki başka sebeplerdir ancak kadının istihdamı için pozitif ayrımcılık –kadınlara özel kontenjan ve tercih edilme zorunluluğu- hem adil değildir hem de geleceğimiz için bir felaketin habercisidir. Bazı çevreler; evinde çocuğuna, ailesine, anne ve babasına bir çay götürmeyi kadın için aşağılık göstererek onu en ağır işlerde çalışmaya teşvik etmekte, bunu da kendini ifade, ekonomik özgürlük ve başarmak gibi masum kelimeler ile süslemektedir. Bu durum cinsiyetlerin yaradılışlarına, biyolojilerine ve toplumsal sorumlulukların paylaşımına aykırı bir uygulamadır. Çalışma hayatına –zorla- kadının sokulması, gelişmekte olan toplumlarda işsizlik problemini de artırdığı ortadadır. Zira her aileden birinin; aile reisi olan babanın çalışma hayatında olması önünde bir engel de kadınların çalışma hayatına geçişindeki artıştır.
Toplumda giderek yaygınlaşan bir diğer olgu, evliliğin maddi taleplerle aşırı ölçüde ilişkilendirilmesidir. Düğün, takı, konut ve ekonomik beklentilerin evliliğin ön şartı hâline gelmesi, özellikle genç erkekleri evlilikten uzaklaştırmaktadır. Bu durum, aile kurmayı bir “hayat ortaklığı” olmaktan çıkarıp, neredeyse bir “ekonomik sözleşme”ye dönüştürmektedir.
Son yıllarda dikkat çeken bir başka gelişme, Türk erkeklerinin yabancı kadınlarla evlenme eğilimindeki artıştır. Endonezya’dan Doğu Avrupa’ya, Rusya-Ukrayna hattından Batı ülkelerine uzanan bu yönelim, tesadüfi değildir. Bu evliliklerde daha düşük maddi beklentiler, evliliğin eşlik ve paylaşım temelinde algılanması ve aile kurumuna daha geleneksel yaklaşım önemli rol oynamaktadır. Bu eğilimde, özenti ve değerlere olan duyarsızlığın da payı büyüktür.
Ancak bu eğilimin Türkiye açısından ağır bir bedeli vardır. Bu evliliklerin önemli bir bölümü, erkeğin yurt dışına yerleşmesiyle sonuçlanmakta ve Türkiye, hem doğurgan bir nüfus unsurunu hem de gelecekteki nesilleri kaybetmektedir.
Doğurganlığın düşmesi ve evliliklerin azalması, kaçınılmaz olarak nüfusun yaşlanmasına yol açmaktadır. Yaşlanan toplumlarda çalışan nüfus azalırken, emekli nüfus hızla artmaktadır. Bu dengesizlik, sosyal güvenlik sistemlerini sürdürülemez hâle getirir. Bugün ödenen emekli maaşları, çalışan nüfusun primleriyle belli bir dengede olmalıdır. Çalışan sayısı düştükçe sistem çökmeye başlayacaktır. Genç emeklilik ve EYT konusuna hiç girmesek bile şu anki emeklilik yaşının Avrupa ülkelerinden çok daha erken olduğu ortadadır. Gelecekte bu gruba girenlerin oranının artmasının doğuracağı ekonomik ve sosyal yıkım aşikârdır. Bu tablo, bugünün değil, geçmişten de gelen ancak geleceğin bir krizidir. Nüfus politikalarında geç kalınan her yıl, krizin şiddetini artırmaktadır. Bugünün gençleri, yarının emeklileri olamayacak bir sistemle karşı karşıya kalma riski taşımaktadır.
Genç nüfusun azalması ekonomik üretimi azaltmasıyla birlikte ülkenin stratjik kapasitesini de etkilemektedir. Tarımdan sanayiye, teknolojiden savunma sanayine, askeri güce kadar her alanda insan kaynağı temel unsurdur. Nüfus azalması, üretimin düşmesine; üretimin düşmesi ise ekonomik bağımsızlığın zayıflamasına yol açan çok önemli bir unsurdur.
Aynı durum askerî alanda da geçerlidir. Türkiye’nin jeopolitik konumu, güçlü bir beşerî kaynağı zorunlu kılmaktadır. Nüfusun yaşlanması, askerlik çağındaki genç sayısını azaltarak savunma kapasitesini doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle evlilik ve doğurganlık meselesi, yalnızca sosyal bir konu değil; açık biçimde bir millî güvenlik meselesidir.
Türk toplumunda nüfus planlaması 1960 lardan itibaren uluslararası kuruluşların ısrar, tehdit ve kontrolü altında yürümüştür. Avrupa ülkelerinde çocuk çok kıymetlidir. Düşük doğum oranı ve az çocuğun nelere mal olacağı bilinmesine rağmen nüfusun artışı bir türlü sağlanamamaktadır. 70 lerin Türkiye’sinde “… her yıl bir milyon nüfus artışı var. Ben bunları nasıl doyuracağım, nasıl iş vereceğim… “ diyerek bunu problem edenlerden bu gün doğum oranını artırmaya çalışan politikalara dönüşmek önemli bir gelişme olsa gerektir.
Türk toplumunda aile, sadece bireysel bir birliktelik olarak görülemez. Aile, ahlakın, kültürün ve kimliğin taşıyıcısıdır. Nene Hatunlar, Kara Fatmalar; konfor alanlarını genişletmek için cephelerde çarpışmadılar. Onların fedakarlıkları toplumsal bir sorumluluğu yerine getirmek olarak tanımlanabilir. Bugün yaşanan kriz, bu değer dünyasından kopuşun da bir sonucudur.
Aileyi zayıflatan her eğilim, uzun vadede toplumu da zayıflatır. Bu nedenle evlilik ve çocuk sahibi olma, bireysel bir tercih olmanın ötesinde, toplumsal bir sorumluluk olarak yeniden ele alınmalıdır.
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu evlilik ve nüfus krizi, ertelenebilecek ya da görmezden gelinebilecek bir mesele değildir. Bu kriz, sosyal güvenlikten ekonomiye, işgücünden savunmaya kadar uzanan geniş bir alanda ülkenin geleceğini tehdit etmektedir. Asıl tehlike ise bu sürecin sessiz ilerlemesi ve bazı çevreler tarafından bilerek veya bilmeyerek desteklenmesidir.
Tarih, bu dönemi ya aileyi ve nesli yeniden merkeze alan bir uyanışın başlangıcı olarak ya da konfor ve bireysellik uğruna ihmal edilmiş bir çözülmenin dönüm noktası olarak yazacaktır. Düşük evlilik, az çocuk, yabancı evlilikleri gibi gelişmeler, zorla, silahla zayıflatılamayan toplumumuzu sosyal çözülmeyle zayıflatılması anlamına gelmektedir.
Türkiye’nin sosyolojik geleceği bugün alınacak toplumsal ve siyasal kararlarla belirlenecektir. Umarım daha çok geç kalınmaz.
SEBAHATTİN KAZAZ - EĞİTİM DANIŞMANI
DIĞER HABERLER
-
YENİ NESİL ÖĞRENCİLER VE ÖZEL OKULLARIN SORUMLULUĞU
28 Ocak 2026, 03:18 -
EVLİLİKTEN KAÇIŞ, AZ ÇOCUK VE YABANCIYA DAMAT MESELESİ
28 Ocak 2026, 00:35 -
ROTA OLUŞTURULDU: ARZIN MERKEZİNE YOLCULUK
28 Ocak 2026, 00:33 -
HOCAMA VEFA MEKTUBU
28 Ocak 2026, 00:29 -
Dubai’de Faaliyet Gösteren Next Generation School Eğitim Yöneticisi Yahya John Rodi’den ÖZKURBİR’e Ziyaret
25 Ocak 2026, 17:00 -
ŞABAN AYI ve BERAT GECESİ
24 Ocak 2026, 11:25 -
İTO Eğitim Meclisi Toplantısına Katılım
24 Ocak 2026, 10:58 -
İstişare buluşması
24 Ocak 2026, 10:52 -
ÇOCUĞU KİM YETİŞTİRİR?
23 Ocak 2026, 14:37 -
Geleceğin Okulu: Yaşayan Bir Ekosistem
23 Ocak 2026, 14:33

