EĞİTİM VE ÖĞRETİM MESELEMİZ 22 Nisan 2026, 23:10
İnsana neyi öğretelim sorusuna verilecek cevap çoğu zaman doğal olarak “ihtiyacı olanı” şeklinde olacaktır. Fakat ihtiyaç dediğimiz şeyler insanın yaşına, başına, yaşadığı çevreye, yaşadığı ülkeye, ülkenin siyasi atmosferine, etnik yapısına, kişinin beceri ve yeteneklerine, ekonomik durumuna, içinde doğduğu ailenin kültürel özgeçmişine, hayallerine, yaşadığı tecrübeye göre değişiklik gösteren -kişiye göre özel- bir kavramdır.
İnsanın eğitiminde birinci dereceden etkili olduğunu düşündüğü için; eğitim ve öğretimi ailenin subjektif dünya görüşüne ve tecrübesine mahkûm etmek istemeyen Atinalı Platon bile, bu işi devletin sorumluluğuna vermenin çok daha doğru olduğunu düşünmüştür. Yani bu soru en başta eğitimciler olmak üzere bütün insanlar için Platon’dan beri cevabını tam anlamıyla bulamamış kadim bir sorudur.
Uzun bir zamandır batı kültürünün dümen suyunda yol ve yön arayan çağdaş devletler de, gene bu ülkelerde yetişen pedagoglar eliyle İlkokul, Ortaokul, lise ve Üniversite dörtlemesiyle bu soruya kurumsal bir cevap bulabildiklerini sanırlar. Fakat artık her gün değişen bir dünyanın gündemini 10 yıllık, 5 yıllık, 3 yıllık süreler için hazırlanan ve sadece ansiklopedik bilgi vermeye ayarlı müfredat programları ile karşılamaya çalışmak gerçekten ne kadar makul, ne kadar sağlıklı ve ne kadar zamanın geçerli ruhunu yansıtıcıdır?
Üstelik eğer öğrenilmesi gereken şeyler baş döndürücü bir şekilde sürekli bir değişime uğruyorsa, öğretilen şeylerin de bu değişimin hızına ayak uydurarak, bir o kadar hızlı bir değişimden geçmesi gerekmez mi?
Peki, bu nasıl mümkün olabilecektir? En başta örgün eğitim kurumlarımız olan okullarımızda her öğretim yılının başında, o sene öğrenciye verilmesi gereken bilgi ve beceriler belirlenecek ve bu değişim göz önüne alınarak, yeni ve esnek bir program mı hazırlanacaktır. Veya konu başlıkları değiştirilerek derslerin işlenişleri bilgi, kabiliyet ve vizyonuna göre tamamen öğretmenin inisiyatifine mi bırakılacaktır? Bu ve buna benzer soruları çoğaltarak konuyu iyice içinden çıkılmaz bir kördüğüme dönüştürmeden bize göre yapılması elzem olanları şu şekilde sıralamamız mümkündür.
- Öncelikle işlenen her konunun dersin felsefesine ve amacına uygun olarak neden işlendiğinin ve konunun hangi sorulara bir cevap teşkil ettiğinin zihinlerde karşılık bulması gerekir.
- Bu işi yapmanın en kalıcı yolu ise öğretmeyi minimum bir seviyeye indirirken öğrenciyle beraber araştırmayı ve kavrayışı maksimum seviyeye çıkarmaktır.
- Burada unutulmaması gereken husus, anlama ve kavrama sonucunda beklenen öğrenme olgusunun kısa zamanda tezahür eden bir gerçekleşim olmadığının bilinmesidir.
- Çünkü asıl öğrenmenin toplumsal bir eylem olmaktan çok bireysel bir aktivite, çaba ve çıkarımlarla bir süreç sonunda mümkün olduğudur.
Okullarda öğretmenlerimizin rutini, maalesef dersi söylediğimiz süreçlerde işlemek değil, derse konu olan mevzûyu sakin bir ortamda en iyi şekilde anlatmaktan ibarettir. Hâlbuki bir dersi işlemek için o derse katkı sağlayan her şeyin ortaya çıkarılması ve bu dökümanların değerlendirilmesinde her iki tarafın da konumuna göre aktif olması gerekir.
Öncelikle her öğretim kademesinde öğrenciye her hangi bir konuda a’dan z’ye bilgi vermeye çalışmayı terk etmeliyiz. İlkokul birinci sınıfta alfabeyi öğrettiğimiz gibi, üçüncü, dördüncü sınıflarda dört işlemi öğrettiğimiz gibi, her ilmin alfabesini yani amacını ve mantığını vererek kişiyi “okumaya, araştırmaya yönlendirmeli sonra da anladıklarını herkesin ortasında izah etmesini istemeliyiz. Nihayetinde de onları ezberledikleriyle değil, okuma ve araştırma münderecatını ve sürecini takip ederek değerlendirmeliyiz.
Unutmayalım ki her birimiz öğrendiğimiz veya öğrendiğini sandığımız konuları test ederek gelişen ve sürekli değişen şartlara göre her daim tekrar tekrar yeniden değerlendirerek olgunlaştırırız.
Derse mevzû olan konular anlatmakla bitmez, ezberletmekle öğrenilmez, sınav yapmakla değerlendirilemez. Fakat her konunun hareket ettiği mantığı, hangi sorulara bir cevap olabileceği, hayatımızdaki hangi ihtiyacı karşılayabileceği, çevresindeki hangi ilmi disiplinlerle epistemik bir ilişki içinde olabileceği ve her şeyden önemlisi insanlığın hangi derdine kalıcı bir ilaç olabileceğinin çok ama çok iyi bilinmesi gerekmektedir.
Hülasa-i kelam biz öğretmenler olarak okullarda öğrencilerimize her ilmin felsefesini, yani mantığını ve amacını çok iyi anlatabilirsek, işte o zaman hem sürekli zamanla yarışmak zorunda kalmayacak, hem de anlatmakla ve ezberlemekle bitmeyecek konuların hamallığından kurtulmuş olacağız.
İyi bir kılıç yapmak için nasıl işinin ustası bir demirciye, kaliteli bir demire, kaliteli bir örse ve kaliteli bir kömürle harlanmış körüğe ihtiyacımız varsa, iyi bir öğretmen olabilmek için öncelikle iyi bir okula ve öğrenmeye istekli iyi öğrencilere ihtiyacımız olduğu kesindir. Birinin eksikliği veya birinde var olabilecek kusur ustayı da ziyan edecektir, çeliği de ziyan edecektir, emeği de ziyan edecektir. Ve hepsinden daha vahim olanı ise ülkemizin istikbalini ziyan edecektir.
NACİ BEKTAŞ - EĞİTİMCİ YAZAR
DIĞER HABERLER
-
MÜTEMMİM CÜZ
22 Nisan 2026, 23:22 -
EĞİTİM VE ÖĞRETİM MESELEMİZ
22 Nisan 2026, 23:10 -
ÖZKURBİR’den Üye Kuruma Anlamlı Ziyaret
21 Nisan 2026, 21:13 -
ÖZKURBİR Genel Sekreteri Erdem Kılıç’tan Üye Kuruma Ziyaret
21 Nisan 2026, 21:04 -
Zorunlu eğitim şiddeti büyütüyor
20 Nisan 2026, 08:37 -
İslami Gençlik İçin Hedef, Motivasyon ve Kariyer…
20 Nisan 2026, 08:35 -
ILIK İNSAN DERLER
18 Nisan 2026, 18:39 -
Modern Dünyanın Gölgesinde Şiddet: Okullardaki Yabancılaşma ve Çözüm Arayışları
18 Nisan 2026, 18:24 -
EĞİTİMİN ÜÇ BÜYÜK DÜŞMANI: MEŞGULİYETSİZLİK, İHTİYATSIZLIK/İHTİYAÇSIZLIK VE MANEVİYATSIZLIK…
18 Nisan 2026, 18:12 -
ÖZKURBİR Üye Ziyaretleri Devam Ediyor
18 Nisan 2026, 18:04

