DEĞERLER EĞİTİMİ FELSEFESİ: EPİSTEMİK KRİZİN TAHLİLİ 20 Ocak 2026, 07:45
Günümüzde manevî değerler bakımından yoksunluk yaşadığımızı gerek eğitim dünyasında gerekse toplumsal vasatta tartışıyoruz, bundan yakınıyoruz ve bu değerlerin eksikliğini hissediyoruz.
Bu yoksunluğun sebeplerini sadece bireysel ve toplumsal ahlakın bozulmasında değil, çok daha temel bir düzlemde; modern düşüncenin, bilimin ve eğitimin en temel paradigmatik yapısında aramamız gerekiyor. Yüksek seviye kültür ve bilgiyi temsil eden epistemolojik dizgenin manevi (anlamsal) değerlere ne kadar yer açtığını, ahlakı “anlamlı/mânâlı” ve gerçek/”hakîkî” kılacak varlık zeminine ne kadar imkan verdiğini ya da daha doğrusu ver(e)mediğini bu yazıda işleyeceğiz.
Değerler Eğitiminin Krizi
Öncelikle cârî olan anlam ve değer krizini doğru tasvir etmemiz gerekiyor. Modern “tekno-bilim” paradigmasını sistemli bir pratik haline getirmek için ihtiyaç duyduğumuz “ölçme, gözlem, hesaplama, nicelleştirme, stabilite, verimlilik vs.” gibi kavramlar, modern eğitimin kurucu ideleri olarak pragmatik bir yöntemsel çerçeveyi imler.
Fenomenal tecrübeyi en keskin ve dakik biçimde ifade etmeye yarayan, tabir-i caizse doğanın nasıl çalıştığını en iyi formüle eden, fiziksel ve ampirik veriyi en faydalı biçimde organize eden bu çerçevenin bizim için ne kadar önemli ve hayatî olduğu da aşikar. Lakin anlam ve değerlerin bu çerçevede bırakın kurucu unsur olmayı, tecrübeyi betimleyen bu biçimsel dizgenin herhangi bir yerinde dahi yer bulamadığını görüyoruz.
Doğa bilimleri açısından anlaşılır hatta elzem olan bu durum, ahlakî epistemoloji alanında büyük bir boşluğa yol açıyor. Ahlakî ideleri birer bilgi nesnesi haline getiremeyen bu dizgenin, eğitim organizasyonu bağlamında tamamlayıcı bir çerçeveye ihtiyacı var. İşte bu tamamlayıcı çerçeveyi oluşturmak değerler eğitiminin görevidir ve eğer bahsettiğimiz derin epistemik boşluk hesaba katılmazsa da değerler eğitiminin en büyük krizi olmaya devam edecektir.
Bu bağlamda klasik felsefe-bilim anlayışından modern bilime geçişte anlamın/değerin epistemik statüsünü nasıl kaybettiğini etraflıca anlamak, değerler eğitimi krizine dair daha doğru ve dakik kritiklerin önünü açacaktır.
Klasik Felsefe-Bilimin Anlamsal/Metafizik Kozmosu
Klasik felsefeden kastımız, uzun bir zaman hâkim paradigma olan ve Aristoteles-İbn Sina çizgisinde gelişen peripatetik/meşşai felsefedir. Bu felsefe-bilimsel yönteme ve inşa ettiği kozmosa baktığımızda klasik âlem tasavvurunun temel karakterini anlayabiliriz.
Aristoteles’in doğa formülasyonu olan hilomorfizm, bütün somut şeylerin madde (hylē) ve form (morphē) adında iki “aklî” ilkeden oluştuğunu varsayar. Madde bir imkan ve istidâd, form da o imkanın gerçekleşmesi ve kuvveden fiile geçmesini sağlayan mahiyettir. Form/suret, bir şeyi “o şey” yapan özdür. Hem hylē hem morphē, uzamsal ve zamansal yayılımı olmayan, sadece analitik belirime sahip belli “anlamlara”, hissî olmayan, aklî/düşünülür/”intelligible” şeylere işaret ederler. Ayrı ayrı var olamayan, olsa da hissedilir olamayan bu iki “anlam/mânâ”, ancak beraberken tecrübe sahnesinde yerlerini alıyorlar.
Meşşâî bilimin “dört illet” kavramı da temel çerçeveyi anlamak adına önemlidir. Maddî illet (illet-i maddiyye) bir şeyin neyden yapıldığını (örn: masa-tahta), sûrî illet (illet-i sûrî) bir şeyi o şey yapan biçim, düzen ve mahiyeti (örn: masa-masalık) -ki bu iki kavram hyle ve morphē ile aynı şeylerdir-, fâil illet (illet-i fâiliyye) bir şeyin meydana gelmesini başlatan etken veya faili (örn: masa-marangoz), gâî illet (illet-i gâiyye) bir şeyin niçin yapıldığını, yani amacını (örn: masa-kullanım amacı) açıklar. Bir şeyi bilmek, klasik felsefede bu dört illeti bilmekle mümkündür. Bu “özcü” ve gayeci/ereksel/teleolojik bilim felsefesi, tabiatı gereği “anlamların” kurduğu bir kozmos inşa etmiş oluyor.
Bu sistemde Tanrı, iyilik gibi kavramlar kendilerine kurucu bir yer bulur. Aristoteles bir hareket metafiziği yapar ve Tanrı, hareketi başlatan ve hareketin “amacı” olan (fâil/gâî illet) ama kendisi hareket etmeyen ilk muharriktir. İbn Sinâ ise daha kuşatıcı bir varlık metafiziği yapar ve Tanrı “varlık (vücud)” verici zorunlu varlıktır (mevcud). Dikkat edilirse mânevi bir kavram olarak Tanrı, ikisi için de kozmosun temel ilkesi ve biçimsel dizgenin kurucu parametresidir.
Metafizikteki iyi/hayr/agathon kavramı, tıpta sağlıklı olmaya, ahlakta erdemli olmaya, siyaset ve hukukta adalete, ontolojik olarak da “kemâl” derecesine tekabül eder. Bir nevi normatif bir anlam/değer olan “iyi”, kendine olgusal açıklamada yer bulmuş hatta onu inşa ve ihya etmiş, bir nevi “anlamlı” kılmış oluyor. Metafiziğin ilk felsefe (prōtē philosophia) olduğu, matematik ve doğa bilimlerini kapsayıp, onlara kavramlarını verdiği bir gelenekte böyle bir karakterin olması ve “varlığa” bütüncül yaklaşılması gayet doğaldır.
Klasik felsefenin yöntemi Mantık ilmidir. Bu durum onun özcü karakterine ve anlamları/değerleri yakalayıcı/kuşatıcı biçimine muvafıktır. Form/idea/suret, şeyler arasında mahiyet özdeşliğini veya türdeşliğini sağlar. Mantık aracılığıyla kurulan “kıyas/burhan” ile de bu mahiyetler tesbit edilir. “Hadd” ile tanımlara ulaşılarak da aklî idrak sağlanır. Tür, cins, fasıl gibi kategoriler de varlığı, özlerin belli bir hiyerarşisi ile resmetmeyi sağlar. Somut-soyut, külli-cüzi, fiziksel-metafiziksel, hissî-aklî ve “olgu” veya “anlam/değer” farketmeden, her “şey” kendisine bu hiyerarşide “tabii/doğal” bir yer bulur. Klasik felsefede Tanrı’dan madenlere kadar uzanan bir illiyet/nedensellik anlayışı ile geniş ve kapsayıcı bir açıklama amacı vardır.
Modern Bilimin Uzay-Zaman Kozmosu
Modern bilimsel devrim sonrası – ki bu yüzyılları alan bir süreç- artık kozmosun sınırlarını uzay ve zaman belirledi. Bir şeyin uzay-zaman içinde olması, uzay-zaman parametreleri ile belirlenebilir olması demektir. Bilimsel önermelerde işaret edilen entiteler, uzay-zamanda inşa/temsil edilebilen, uzamsal ve zamansal yayılıma sahip fenomenlerdir. Kant’tan mülhem numen/fenomen ayrımı ve uzay-zaman görüsünün determinasyonu, modern bilimin sınırlarını çizmek ve kozmosunu resmetmek açısından işlevseldir.
Bu minvalde kütle, hız, konum, hacim, kuvvet, basınç, güç, enerji gibi kavramları zikredebiliriz. Modern bilimde, saydığımız özellikler üzerinden nesneler arası ilişkiler nicelleştirilerek formüle edilir. Doğal ve fiziksel süreçler; uzay-zaman dışı, deneyime konu olmayan “numenlere” (suret/form, felekî akıl, nefs) işaret edilerek değil, uzay-zaman içre, deneyime konu olan “fenomenlerin” gözlemlenebilir, ölçülebilir, hesaplanabilir hareket ve değişimleri üzerinden incelenir. İnsan için deneyimi mümkün kılan “uzay-zaman görüsünün” salt aklî kullanımı (sentetik a priori), uzay görüsü için geometriye, zaman görüsü için aritmetiğe tekabül eder. Dolayısıyla modern bilimin uzay-zaman kozmosu, itibarî ve matematiksel bir kozmostur.
Modern bilimde; varlığa dair nihaî, metafiziksel ve hakikat iddiasındaki değişmez küllî önermeler yoktur. Bunun yerine deneyimi ve ampirik veri setini en iyi açıklayan, fenomenal tecrübeyi en iyi şekilde tasvir eden matematiksel modeller inşa edilir. Bu matematiksel modeller, nihaî bir tümel kaide değil, daha iyisi gelene kadar işe yarayan formüllerdir. En başta matematiksel fizikte ve hiyerarşik olarak diğer bilimlerde de, bilimsel önermelerin parametreleri, uzay-zamanda yeri olan fenomenler olmak durumundadır.
Sosyal bilimler için durum biraz farklı olabilir. Alman geleneğinde tinsel bilimler diye de isimlendirilen sosyal/beşeri bilimler, bazen klasik felsefeden tevarüs ettiği perspektif ve kavramları kullanabilmektedir. Lakin hem modern bilimsel ve akademik çerçeveyi hem de gerçeklik tasavvurumuzu önemli oranda pozitif bilimlerin belirlediği de aşikardır.
Klasik Felsefeden Modern Bilime
İki felsefe-bilimsel sistemin farkını iyi anlamak için modern bilime giden yolda bazı duraklara uğramak gerekiyor. Bu sürece kısa bir bakış, klasik Meşşai/Aristocu anlam (suret/idea-telos/gaye) merkezli dizgeden; matematiksel, mekanik ve hesaplanabilir doğa tasavvuruna nasıl geçildiğini gösterecek.
Büyük matematikçi ve mühendis, Niccolò Tartaglia, top güllelerinin hareketini matematiksel olarak incelediği (balistik) Nova Scientia adlı eserinde, “gaye, varlık, mahiyet” gibi kavramlarla değil, salt matematiksel bir bilim yapmıştır. Çünkü ihtiyaç acil, teknik ve pratiktir. Kendisi de felsefî kavramların “tekno-bilimsel” bir yazımı yavaşlattığının farkındadır. Francis Bacon, “idea/suret” kavramını Novum Organum eserinde öyle bir eleştirir ki, bir nevi puta (idola) benzetir, hatta dalga geçtiği bile söylenebilir. Galileo, tıpkı Tartaglia gibi serbest düşüş hareketinin matematiğini inceler. O da niteliksel ve “ereksel/gâî” açıklamadan niceliksel betimlemeye geçişin önemli figürlerinden biridir. Bir metafizikçi olarak Descartes için de; metafizik, bilimsel dizgenin temelinde değil belki meşruiyyetin zeminindedir. Doğa tasviri ise pür mekanikçidir ve “idea” sadece zihinsel bir varlığa sahiptir. Yönteme dair yazılarında “gaye” fikrini eleştirir; fiziksel varlığı, şekil, büyüklük ve hareket ile açıklamayı savunur. Bu arada adı geçen eserlerde, gerek içerik gerekse başlık olarak “yenilik” ve “yöntem” temalarına atıfların olması da, bir eşiğin geçildiğini göstermek adına kritik bir nüanstır.
Öteki taraftan Kopernikle beraber evrenin merkezi güneş olunca, pardigmatik bir kırılma yaşanır ve Aristotelesçi açıklama modelleri işlevsiz olur. Şüphesiz bu açıklamalar hemen tedavülden kalkmaz ama bir kaç yüz yıl sürecek bir devrim süreci başlamış olur. Keplerin gök mekaniğinde matematiksel yasa merkezdedir, keza Hobbes nedenselliği “aklî/metafizik” bir ilkeden ziyade itme-çekme temelli açıklar, yine Gassendi de atomculuğu ve mekanikçiliği savunur.
Isaac Newton ile süreç nihayete erer ve Kopernik devrimi bir nevi tamamlanmış olur. Newton, evrenin her yerinde geçerli çekim kuvveti kanunlarıyla modern bilimi belki resmi olarak başlatır diyebiliriz. Kendisi inançlı bir insan olan, hatta voluntarist/iradeci ve müdaheleci bir tanrı tasavvuruna sahip olan Newton, teolojik görüşüyle de paralel olarak bağımsız manevî fâillere atıfta bulunmayan, sadece Tanrının sanatını ve âdetini ifşa eden bir matematiksel tasviri savunur. Çekim kuvveti, ilk etapta sanki “görünmeyen bir etkiyi” yani “mânâyı” çağrıştıyor olsa da Newton bu çekimin “fâîli” hakkında bilimsel dizge içerisinde yorum yapmaz. Bu yüzden mekanikçi bilim çevresinde de kütleçekimi kabul görür hatta mekanikçilik, kendisini Newtoncu bir biçimde yeniden tanımlar.
Sıkı bir Newtoncu olan Immanuel Kant, felsefe-bilim tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Modern bilimsel kozmosu belki de sınırlarıyla en iyi şekilde tasvir edenlerden biridir. Saf aklın eleştirisi eserinde, uzay-zaman görüsünün sınırlarını çizdiği ve klasik ontolojik kavramları insan aklının “transandantal” kategorilerine indirgediği bir paradigma inşa etmesi, düşünce tarihçileri tarafından “metafiziğin elenmesi” şeklinde yorumlanmıştır. Kant, insana sadece fenomenal ve matematiksel bir “bilgi” alanı bırakmıştır.
Tekno-Bilimin Yükselişi, İdeaların Düşüşü
Modern bilimin mekanikçi ve hesaplamacı yönteminin oluşumunda epistemik ve düşünsel koşulların yanında sosyal, siyasal ve ekonomik gelişmeler de çok ciddi rol oynadı. Ticarî kapitalizm, atölyeler ve fabrikaların hızla artması, coğrafi keşifler ve sömürgecilik, gelişmiş silah yapımı ihtiyacı – Tartaglia örneğindeki gibi- artık bilim insanlarını çok daha fazla mühendislik faaliyetlerine ve teknoloji üretimine sevk etti. Ekonomi-politik ve askerî alandaki amansız yarış, tabii olarak en çok da bilim ve teknik sahasında gerçekleşiyordu. Teknolojinin gelişimi bilime bağlıyken, bilimin gelişimi de teknolojiyle doğru orantılıydı. Bilimsel bilginin üretiminde artık epistemik aletler (teleskop, mikroskop vs.) çok daha işlevsel oluyor ve insanın ölçüm/gözlem kapasitesini genişletiyordu.
Teknoloji kelimesinin etimolojisi bu doğrultuda bize önemli ipuçları veriyor. “Techne” el becerisi, ustalık zanaat; “logos” ise söz, akıl, düzenli bilgi anlamlarına geliyor. Antik ve Ortacağ’da teorik bilgi (episteme) ile “techne” birbirinden ayrıydı. Modern bilim ise, teknik bilgiyi teorize ve standardize edecek imkanlar sundu. Bu yüzden modern bilim için, “techne-logos” sentezinden mülhem “tekno-bilim” terkibini kullanmak da gayet uygundur.
Eskiden “bilgi”, hakikati bilmek için yapılan anlam arayışının neticesi iken, yeniçağda artık – Baconcu “bilgi eşittir güç” formülüne atfen- doğanın mekanizmasını çözüp, kontrol ve manipüle etmenin aracına dönüştü. Pratik ve pragmatik hedefler, hakikat arayışının önüne geçti.
Bu sürecin sonunda bilimsel dil, artık aşkın ya da içkin bir ilkeye gönderimde bulunmaz, sûrî/özsel veya gâî/ereksel açıklamalar terkedilir. “Ne”, “kim”, “neden” gibi sorular bırakılır, sadece “nasıl” sorusuna odaklanılır. “Nasıl” sorusuna cevap verirken niceliksel, dakik bir hesaplama ve değer yargısı ifade etmeyen bir betimleme yapılır.
Nihayetinde iki felsefe-bilim yöntemini kıyas ettiğimizde, klasik felsefenin tümdengelimci, metafiziksel, normatif ve anlam veren bir karakteri vardır. Modern bilim ise tümevarımcı, fiziksel ve deskriptif bir çerçeveye sahiptir. Böyle bir geçişte anlam/değer ifade eden kavramların dilden ve gözden “düşüşü” kaçınılmaz olur.
Sonuç: Mânevî Değerlerin Epistemik Krizi
Rönesans’tan itibaren evren ve doğa, anlam taşıyan organik bir bütün olmaktan çıkıp, hesaplanabilir yasalarla çalışan bir mekanizma olarak kavranmaya başlanmıştır. Bu süreçte klasik felsefenin manevî/metafizik kavramları, bilimin dili olmaktan çıkarılmıştır.
Açıkçası modern bilimin bu değişimi ve gelişimi gayet olumludur. Bilim, insanın doğada ve kendi inşa ettiği habitatta daha muktedir ve müreffeh olmasını sağlayacak, sağlık, ulaşım, altyapı gibi pek çok alanda tahayyül sınırının ötesine geçecek imkanlar vermiştir. Modern bilimsel yöntemin gerekliliğini, “nasıl” sorusuna en iyi cevap veren yöntem oluşunu ve insanoğluna yaptığı büyük katkıları görmezden gelerek yapılacak “alel-ıtlak” bir eleştiri, en iyi ihtimalle naiflik olur. Bilim karşıtlığının sebep olduğu maddî ve mânevî zararlara da çoğu zaman şahit oluyoruz. Bu yüzden yapacağımız eleştirinin içeriğini daha hassas ve dikkatli belirlemek gerekiyor.
Manevi değerlerle alakalı bilgi krizinin felsefe-bilimsel bağlamda iki sebebi var. Birincisi modern bilimsel yöntemin bir metafizik haline gelmesi. Bizatihi metafiziği eleyen bir yöntemin kendisinin metafizikleşmesi, bilimsel başarıların getirdiği aşırı iyimserlik ve felsefî görü eksikliğiyle alakalıydı. Krizin ikinci sebebi ise, modern bilimin en yüksek seviye kültürü ve bilgiyi temsil etmesi, modernitenin bu kültür ve bilgi formuna göre organize olması, eğitim kurumlarının bu yöntemi merkeze alarak program belirlemesi, bütün bunlardan ötürü de alem tasavvurunun ve düşünce uzayının sadece modern bilimsel kozmosla sınırlanmasıdır.
İşte bu vasatta, ahlâkı anlamlı kılacak, ciddiye alınır bir düşünme ameliyesinin nesnesi yapacak, entelektüel îtibârını ona geri verecek güçlü, etkili, ikna edici ve rasyonel bir tamamlayıcı çerçeveye ihtiyaç vardır. Bu çerçeveyi oluşturmanın imkanlarını soruşturmaya, bu yazı serisinin diğer bölümlerinde devam edeceğiz.
MEHMET YILDIRTAN - ARAŞTIRMACI YAZAR
DIĞER HABERLER
-
BİN BEN VARDIR BEN DE, BENDEN İÇERU…
21 Ocak 2026, 08:50 -
“Hepimizin Karnesi” “Gençliği, Cehaletin Zulmetinden Kurtarmak” “Satırdan Sadra!
21 Ocak 2026, 08:44 -
UYGULAMAK İSTEYENLER İÇİN TERS YÜZ SINIF MODELİ REHBERİ
21 Ocak 2026, 08:40 -
Üye Ziyareti
20 Ocak 2026, 08:54 -
NEOLİTİK YANKILAR: TAŞ TEPELER’DE MÜZİĞİN VE RİTÜELİN ONTOLOJİSİ
20 Ocak 2026, 07:59 -
Kul Hakkı Kavramının Aktarılmasında Eğitim Kurumlarının Rolü ve Önemi
20 Ocak 2026, 07:48 -
DEĞERLER EĞİTİMİ FELSEFESİ: EPİSTEMİK KRİZİN TAHLİLİ
20 Ocak 2026, 07:45 -
Akademik Başarı Neleri Perdeliyor? Ebeveyn, Okul ve Başarının Görünmeyen Bedeli
03 Ocak 2026, 16:35 -
Prof. Dr. John Hattie: Kişiselleştirilmiş Öğrenme Bağlamında Görünür Öğrenme
03 Ocak 2026, 06:28 -
Muallim-i Ekber: Hz. Muhammed (sav.)
02 Ocak 2026, 11:44

