AHLÂKIN GÜCÜNE TALİP OLMAK: İSLAMİYET VE MERHAMET 01 Nisan 2026, 14:24
Cenâb-ı Hak buyuruyor: Bismillahirrahmanirrahim “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi…” (Âl-i İmrân, 159)
Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdular:
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, onlar hayra anahtardır, şerre de kilittir. Öyleleri de vardır ki (tersine) onlar şerre anahtardır, hayra kilittirler. Allâh’ın ellerine hayrın anahtarlarını verdiği kimselere ne mutlu! Allâh’ın şerrin anahtarlarını ellerine verdiği kimselere de yazıklar olsun!” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 19)
Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdular:
“Yeryüzündekilere merhamet ediniz ki, semâ ehli size merhamet etsin.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 58; Tirmizî, Birr, 16)
Merhamet ve rahmet kelimeleri; “acımak, esirgemek, korumak, bağışlamak” anlamlarına gelir. Rahmet ve rahim kelimeleri de aynı kökten gelmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de merhamet kelimesi bir âyette geçerken (Beled, 90/17), rahmet kelimesi 114 defa tekrar edilmiştir. Yine Kur’ân-ı Kerîm’de aynı kökten gelen “erhamürrâhimîn”, “rahmân”, “rahîm” ve “zürrahmeti” kelimeleri Allah’ın sıfatı olarak kullanılmıştır.
Hazret-i Ebûbekir (radıyallâhu anh) ve Hazret-i Osman (radıyallâhu anh) gibi imkân sahibi sahâbîler, servetlerini dâimâ infak yolunda sebil etmişlerdir. Hazret-i Ömer (radıyallâhu anh); mes’ûliyet çırpınışıyla Medine sokaklarında gecelemiş, sırtında un çuvalları taşıyarak mâtemlerin civarında olmuştur. Devrinde birçok şehirde zekât verilecek fakir bulunamayan Ömer bin Abdülaziz (rahmetullâhi aleyh); teb’asından yoksulların, bîçârelerin ızdırabıyla geceleri yaralı bir kuş gibi çırpınmıştır.
Tarihin gördüğü en büyük fütuhat yaşanmış, 30 yılda Hicaz’dan neş’et eden bir îman ve cihad hareketi Afrika’nın kuzeyinden Semerkand’a ulaşmıştı. Bu fetihler, muazzam bir servet akışı demek idi. Tarihte büyük istîlâlar gerçekleştiren devletler; ele geçirdikleriyle merkezlerinde dev, gösterişli saraylar, âbideler inşâ ettiler. Fakat ashâb-ı kiram, almaya değil ihsan etmeye gitmişti. Bütün imkânlar; fethedilen beldelerin insanına hizmete, ihsâna, ikrâma çevrildi. Fethedilen beldeler, İslâm’ın fazîletler medeniyeti ile mâmur hâle getirildi, bereket buldu. Gerçek fetihler de hidâyetlere vesile oldu, gönüller ihyâ edildi. Çünkü sahâbe, israf değil infâk ehli idi.
Hazret-i Ali’nin (radıyallâhu anh) ifade ettiği; “Zenginlerin israfı ölçüsünde fakirler aç kalır.” tehlikesine dikkat ederek nefislerinden tasarruf ediyor, merhametlerini fiiliyata döküyorlardı. Yani kendilerinde olan imkânları nefislerine tahsis etmeyip, kendisinde olmayanlara ikram ediyorlardı.
Yine tarihte büyük istîlâlar, büyük göçlere sebebiyet verir. Çünkü işgalcilerin zulüm, talan ve tecavüzleri sebebiyle halk daha emniyetli yerlere kaçar. Fakat İslâm fütuhâtının gerçekleştiği geniş coğrafyalarda ise böyle bir kaçış yaşanmadı. Çünkü İslâm; kimsenin dînini zorla değiştirmediği gibi malına da el koymuyordu. Aksine mahdut bir cizye karşılığında reâyânın hürriyet ve emniyeti devletin boynunun borcu oluyordu. Bunun içindir ki Lehistan’da: “Osmanlı atları Vistül Nehri’nden su içmedikçe bu ülkenin hürriyet ve istiklâle kavuşamayacağı…” sözü bir darb-ı mesel hâline gelmişti. (Osman Nûri Topbaş, Yüzakı Dergisi)
Mâbeyn kâtiplerinden, Abdülhâmid bağlısı olmayan birisi hatıralarında anlatıyor:
“Bir akşamdı, mâbeynde nöbetçi olarak ben kalmıştım. Gelen mektup, telgraf, rapor ve tezkerelerin listesini tertipleyip huzura çıkmak üzere iken bir telgraf geldi. İstanbul’da Lâleli Postahânesi memurlarından birinin Yıldız’a çektiği bir telgrafta, karısının o gece doğum yapacağı, doğumun çok zor olacağına dair doktorlar tarafından dikkat işareti verildiği, elinde hiçbir vasıta bulunmadığı ve merhamet-i şahâneye sığındığını bildiriyordu. Bu mektuba kıymet vermedim ve listeye almadım. Huzurda padişah âdeti üzere her şeyi ayrı ayrı gözden geçirdikten sonra ilave etti:
– Başka bir şey var mı?
Telgrafı söyledim. Arza değmeyeceğini düşünerek listeye almadığımı söyledim.
Emir verdi:
– Hemen getiriniz.
Getirdim. Dikkatle okudu ve derhal mütehassıs bir tabip ve yavere, doğru Lâleli’ye giderek doğumu kontrol altına almalarını, benim de kendilerine refâkat etmemi ferman etti. Gittik ve işimizi bitirip sabaha karşı döndük. Bir de ne görelim: Hünkâr, bahçe üzerindeki odasında, ışıklar açık, cama vurarak bizi çağırmıyor mu? Sabaha kadar uyumayıp bizi beklediğini anladık. Netîceyi sordu. Doğumun zor olduğunu, fakat müdâhale ile kadının kurtulduğunu, çocuğa ‘Abdülhamîd’ isminin verildiğini, ihsân-ı şâhânenin de aile reisine teslim edildiğini, adamın ağlayarak ömür ve devletlerine dua ettiğini anlattım. Bizi ayakta dinledi. Sadece rahatladığını gösteren bir ‘oh’ çekti ve paravanın arkasına geçerek sabah namazına durdu.” (Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri-2, Erkam Yay.)
Merhamet; vatanını terk etmiş bir ailenin hislerini taşıyabilmektir. Ağlayan bir çocuğun ağlayışını durdurabilmektir. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in ifadesiyle, “Bir merhamet heykeli mahzun bakışlı yetim”in başını okşayabilmektir. Yaralı bir yüreğe merhem olabilmektir.
İstiklâl Şâiri’nin ifadesiyle:
“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...”
Haçlı Seferleri; Kudüs’ü kurtaracağız diye başlamış, doğuyu yağma ederek boğmaya kalkmıştı. ABD/İsrail; Orta doğuya demokrasi getireceğiz diye başladı. Tam bu noktada şu Orta doğu kavramını biraz açalım: Esasında orta doğu diye bir yer yoktur; bu, coğrafi bir gerçeklikten çok sömürgeciliğin dilinden doğmuş bir kavramdır. Bu tabir, batının kendini dünyanın merkezinde görmesinin sonucudur. “Near East”, “Middle East”, “Far East” gibi ifadeler tamamen Avrupa’yı referans alır; yani bu sömürgeci zihniyete göre bir yerin “orta” ya da “uzak” olmasının ölçütü, Londra veya Paris’ten ne kadar doğuda olduğudur. Böyle bakınca “orta doğu” ifadesi, bölgenin kendi kimliğiyle değil, batıya göre konumuyla tanımlandığını gösterir. Coğrafya, merkeze kimi koyduğuna göre değişiyorsa, sorun haritada değil, sorunlu bakış açısındadır. Sonuç olarak, “orta doğu” coğrafi bir zorunluluk değil, tarihsel bir söylemin ürünüdür. Batının haritasında, kendi çıkarlarının kesiştiği bir “ara bölgeye” verdiği isimdir. Oysa o topraklarda yaşayanlar için burası ne “orta”dır ne “doğu”. Gerçek olan, dünyayı kimin dilinden tarif ettiğimizdir.
Emperyalistler nice zulümler yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Petrol ve madenleri yağmalamaya devam etmek için savaşlar çıkartıyorlar. Peki, bu zulüm nereye kadar devam eder?
Kültürümüzün önemli mutasavvıflarından Yunus Emre; 'Zulüm ile abad olanın sonu berbad olur' demiştir. Nitekim Yüce Rabbimiz İbrahim Suresi’nin 42. ayetinde (14/42) şöyle buyuruyor: 'Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.'
Bugün mazlum insanların feryadı gökyüzüne yükseliyor ve o feryadın yeryüzüne (adalet olarak) nasıl ineceğini bir gün tüm insanlık görecek. İşte tam bu noktada tarih bizi çağırıyor. Bir gün mutlaka geri döneceğiz. Mazlum coğrafyalarda, aynı kıbleye yöneldiğimiz kardeşlerimizle buluşacağız ve ecdadımızın yaptığı gibi oralara huzur ve saadet götüreceğiz. Bu, bizim tarihî görevimizdir. Sınırların ayıramadığı gönül coğrafyamızda, yeniden adaletin bayrağını dalgalandıracağız.
Prof. Dr. Tufan Gündüz Hocamızın söylediği gibi:
“Bizim sancağımızın gölgesi çok büyük ve hâlen insanları serinletiyor. Bizi bekleyenler var.”
Prof. Dr. Savaş Ş. Barkçin Hocamızın:
“Gücün ahlâkına değil, ahlâkın gücüne talip olalım.” sözü, yazımızda vurgulamaya çalıştığımız bu hakikati ne güzel anlatıyor.
Merhamet: Gücün Değil, Kalbin Zaferi
Tarih, sadece savaşların ve sınırların değil, aynı zamanda vicdanların da meydanıdır. Bugün mazlumların gökyüzüne yükselen feryadı, aslında modern dünyanın kaybettiği o en temel hazinenin, merhametin eksikliğidir. Allah’ın, zalimlerin yaptıklarından habersiz olmadığını ve onlara hak ettikleri azabı tattıracağını bilmek içimizi ferahlatsa da, bize düşen görev sadece beklemek değildir. Bizler, "gücün ahlâkına değil, ahlâkın gücüne talip" olan bir medeniyetin evlatlarıyız.
Ecdadımız; fethedilen topraklara sadece kılıçla değil, ihsanla, ikramla ve hizmetle gitmişti. Onlar için merhamet, bir devlet politikası olmanın ötesinde, her bir mü'minin şahsiyet davasıydı. Tıpkı geceleri uykusundan feragat edip bir tebaasının derdiyle dertlenen cennetmekân sultanlar gibi; merhamet, konforundan vazgeçebilme iradesidir.
Peki, bugün bizim için merhamet nedir?
Merhamet; sadece acımak değildir, acıyı dindirmek için elini taşın altına koyabilmektir. Bir ekmeği bölüşürken aslında bencilliğimizi törpülemek, başkasının ihtiyacını kendi nefsimizin önüne geçirebilmektir. Merhamet; sancağımızın gölgesinde serinlemeyi bekleyen mahzun gönüllere, "yalnız değilsiniz" diyebilecek o vakur duruşu sergilemektir.
Yaratan’dan ötürü yaratılanı hoş görmek, sadece bir söz değil; hiçbir canlıyı hakir görmeyen, her bir cana hürmet eden bir yaşam biçimidir. Gece gibi herkesi kuşatmalı, bir yara gördüğümüzde "bana ne" demeden o yaraya merhem olmalıyız. Çünkü biliyoruz ki, yeryüzünde merhameti bir sancak gibi dalgalandırdığımızda, sema ehli de bizlere rahmetiyle muamele edecektir.
“…İyilik edin, kuşkusuz Allah iyilik edenleri sever.” (Bakara 2/195)
Merhametle çarpan ve adaleti kendine rehber edinen tüm yüreklere selam olsun.
Lügatçe
- mâbeyn: Padişahların devlet işlerini gördüğü daire.
- mütehassıs:
- ihsân-ı şâhâne: Padişah tarafından devlet yardımına lâyık görülme.
- teb’a: Tabi olma, uyma.
- bîçâre: Çaresiz kimse, zavallı.
- mâmur: Bayındır, güzel.
- infâk: Geçindirme, nafakalandırma.
- fütuhât: Fetihler, zaferler.
- darb-ı mesel: Halka mal olan anonim özdeyiş, atasözü.
- emperyalist: Bir devletin başka bir devleti veya milleti, sömürü temelinde ekonomik ve siyasi baskı altına alarak kendi egemenliği altına alması, yayılmacılık veya yayılımcılık politikası.
ÖMER FARUK KONCA - EĞİTİM YÖNETİCİSİ
DIĞER HABERLER
-
BAŞKAN ENİS ŞENER, MAARİF VAKFI’NIN 4. İSTİŞARE PROGRAMINA KATILDI
02 Nisan 2026, 02:02 -
Beyin Göçünün Dünü Bu Günü
01 Nisan 2026, 14:35 -
AHLÂKIN GÜCÜNE TALİP OLMAK: İSLAMİYET VE MERHAMET
01 Nisan 2026, 14:24 -
Hedonist çocuk…
01 Nisan 2026, 14:19 -
ÖZKURBİR Yönetim Kurulu, 2026 Vizyonunu Masaya Yatırdı
31 Mart 2026, 22:00 -
ÖZEL OKULLARDA MANEVİ EĞİTİM KONFERANSI
29 Mart 2026, 08:37 -
MSÜ SINAV SONUÇLARI KAPSAMINDA ÖZEL ÖĞRETİM KURUMLARININ REKLAM YASAĞI VE HUKUKİ RİSKLER
28 Mart 2026, 00:23 -
12. Milli İrade Buluşmalarına katılım sağlandı
28 Mart 2026, 00:17 -
Zekâ gerçekten düşüyor mu, yoksa dünya mı değişiyor?
26 Mart 2026, 12:29 -
Tamburi Cemil Bey’den Yapay Zekâya: Doğu-Batı Arasında Kaybolan Tınıların Peşinde
26 Mart 2026, 12:25

